Üç yıl önce tek oğlumun kaybolduğu gün üzerinde olan montuna sarılı ikiz bebekler buldum; montun cebindeki mektubu okuduğumda ise gözyaşlarına boğuldum.

POZİTİF

Üç yıl önce tek oğlumun kaybolduğu gün üzerinde olan montuna sarılı ikiz bebekler buldum; montun cebindeki mektubu okuduğumda ise gözyaşlarına boğuldum.

Lucas, hayatımdan iz bırakmadan kaybolduğunda henüz on sekiz yaşındaydı.

Sıradan bir ocak sabahıydı; hani insanın bir gün sonsuza dek peşini bırakmayacak bir anıya dönüşeceğini asla hayal edemeyeceği türden bir sabah… Mutfak tezgahında kahvaltısını yaptı, geç kaldığı için söylendi, sırt çantasını kaptı ve evden çıkmadan önce yanağıma bir öpücük kondurdu.

«Montunun fermuarını çekmeyi unutma. Hava buz gibi,» diye hatırlattım ona.

Güldü, gözlerini devirdi ve uzaklaştı.

O koyu yeşil mont, ondan geriye kalan ve gördüğüm son şey olacaktı.

Lucas bir daha eve dönmedi.

İki gün sonra, arabası uzak bir otoparkta bulundu. Telefonu ortadan kaybolmuştu; ne bir mektup, ne bir veda, ne de oğlumun neden gittiğini açıklayan herhangi bir iz vardı.

Aylar boyunca polis arama yaptı. Arkadaşları sorgulandı, sokaklar onun fotoğraflarıyla doldu; ben ise bir şekilde, bir yerlerde onu bulabilme umuduyla her küçük ipucunun peşinden koştum.

Ancak hiçbir şey beni oğluma ulaştırmadı.

Üç yıl geçti. Eşyalarına hiç dokunmadım. İçimden bir parça, onun bir gün kapıdan içeri gireceğine hâlâ inanıyordu.

Derken, buz gibi bir sabah, saat altıya doğru kapı zili çaldı.

Kapıyı açtığımda kimse yoktu. Sadece kapının önünde bir bebek taşıma çantası duruyordu.

İçinde, birbirine sıkıca sarılmış iki minik yenidoğan bebek vardı. Üzerlerini ise o çok tanıdık, koyu yeşil mont örtüyordu.

Kalbim duracak gibi oldu.

Cebinin yanındaki küçük yırtığı hemen tanıdım. Lucas kaybolmadan bir kış önce, o yırtığı bizzat ben dikmiştim.

«Lucas…» diye fısıldadım, nefes almakta zorlanarak.

Bebekleri hızla içeri taşıdım, sıcak battaniyelere sardım; işte tam o sırada parmaklarım montun cebinde gizli bir şeye çarptı.

Katlanmış bir mektup.

Mektubu açarken ellerim titriyordu. İlk birkaç satırı okuduğumda, dünya sanki bir anlığına durdu.

Gerçek, nihayet o kağıt parçasının üzerinde beni bekliyordu.

Ve ben, gözyaşlarına boğuldum. Hikayenin tamamı 👇

“Anne, eğer bu bebekler kollarındaysa, bu, eve bizzat kendimin gelemeyeceği anlamına geliyor. Seni beklettiğim için çok üzgünüm. Seni düşünmekten bir an olsun vazgeçmedim. Bunlar benim çocuklarım; kalbimden sana bırakabileceğim tek parça onlar. Lütfen onları, beni sevdiğin gibi sev. Bir gün, yeterince büyüdüklerinde, onlara babalarının onları her şeyden çok sevdiğini söyle. Ve onlara, eve giden yolu asla unutmadığımı anlat.”

Mektup parmaklarımın arasından kayıp düştü.

Lucas’ım hayattaymış. Baba olmuş. Üstelik yaşadığı onca şeyin ortasında, bir şekilde çocuklarını bana ulaştırmanın bir yolunu bulmuş.

Bebekleri göğsüme bastırdım ve nefes alamayacak hale gelene dek ağladım.

Derken, sayfanın en altında bir şey daha yazılı olduğunu fark ettim.

“Anne, çok uzakta değilim. Lütfen aramaktan vazgeçme.”

Mektubu, sanki ayakta kalmamı sağlayan tek şeymiş gibi sıkıca tutarak, titreyen ellerimle polisi aradım.

Üç yıl boyunca tek bir mucize için dua etmiştim.

Şimdiyse kollarımda uyuyan iki minik mucizem vardı.

Ve yıllar sonra ilk kez, oğlumun bir yerlerde hâlâ eve dönmeyi beklediğine inanmaya cesaret ettim.

Оцените статью
Добавить комментарий